YÖNETİM KURULU BAŞKANI'NIN MESAJI

2015 yılını en iyi betimleyen sözcük “dalgalanma” olmuştur.


Amerikan Merkez Bankası (Fed)’nın son iki yıldır küresel sermaye hareketlerinin ana belirleyicisi olan faiz artırma beklentisi, dünyanın en büyük ikinci ekonomisi Çin’deki ekonomik büyümenin devam eden dönüşüm süreci ile son 25 yılın en düşük seviyesi olan %6-7’lere gerilemesi ve bunun global büyüme ve ticaret üzerindeki etkileri, gelişmekte olan ülkelerde yapısal sorunlardan kaynaklanan zayıf büyüme ve gelişmiş ülkelerin hala kırılgan olan toparlanma süreci, 2015 yılında da küresel ekonominin büyüme performansı önündeki en önemli engeller olarak varlıklarını sürdürmüştür.


Fed’in faiz artırım kararına ve sterilizasyon sürecine endeksli bir ekonomik görünüm ve ABD ekonomisinin AB ve Japonya’ya kıyasla daha hızlı toparlanması Dolar’ın birçok para birimi karşısında güçlü değer artışını kaçınılmaz kılarken, gelişmekte olan piyasalardaki dalgalanma ve istikrarsız görünüm de bu ülkelerden önemli ölçüde sermaye çıkışına neden olmuştur. 1988’den beri net sermaye girişi yaşayan gelişmekte olan piyasalardan 2015 yılında, toplam 735 milyar ABD Doları tutarında sermaye çıkışı yaşanmıştır.


Düşük enflasyona rağmen ABD ekonomisindeki süregelen toparlanma ve işgücü piyasası verilerindeki iyileşme 2015 yılında güçlenerek sürmüştür. Bu gelişmeler neticesinde, Fed 9 yıl aradan sonra Aralık 2015’te, düşük faiz dönemini sonlandıracak ilk adımı atarak faiz artırımına gitmiş ve faizler 25 baz puan artırılarak %0,25 - %0,50 aralığına yükseltilmiştir. Fed Başkanı Yellen, sonraki faiz artışlarının kademeli olacağını belirtirken, para politikasının faiz artışından sonra hala genişlemeci olduğunu da vurgulamıştır.

 
Avrupa Merkez Bankası (ECB)’nın 2015 yılının başında başlattığı ve Eylül 2016’ya kadar devam etmesi planlanan varlık alım programına rağmen büyümenin yavaş seyretmesi, programın süresinin 2017 yılına kadar uzatılması sonucunu doğurmuştur.

 
Petrol fiyatlarındaki gerileme, enerji ithalatçısı konumundaki gelişmekte olan ekonomilerin cari dengelerine olumlu yansırken, ihracatçı konumdaki ülkeleri zor duruma sürüklemektedir. Diğer yandan emtia fiyatlarındaki düşüş, Çin’deki ekonomik dönüşüm nedeniyle talebin azalması ve arzın artması sonucunda daha da hızlanmakta ve deflasyonist etkileri artırmaktadır.

 
Türkiye ekonomisi büyüme rotasından sapmıyor.

 
Küresel piyasalardaki dalgalanmalar ve ekonomimize yansımalarına ek olarak, yaşanan iki seçim süreci ve siyasi belirsizlikler, bölgemizde artan istikrarsızlık, sınır komşuları ve Rusya ile yaşanan sıkıntıların yarattığı tedirginlikler ve bunun başta ihracat ve turizm olmak üzere birçok sektörün iş hacmi üzerinde yarattığı olumsuzluklar Türkiye’nin ekonomik büyümesi üzerindeki risk unsurlarını artırmıştır. Buna rağmen Türkiye büyüme patikasında kalmış ve Orta Vadeli Program’da yer alan %3’lük büyüme hedefini aşarak 2015 yılını %4 büyüme ile kapatmıştır. Ancak, büyümenin kompozisyonu itibarıyla ihracatın giderek azalması ve tüketim ağırlıklı bir büyüme modeliyle karşı karşıya kalınması, diğer yandan sanayi üretimindeki gerileme; bazı yapısal reformların ivedilikle ele alınması ve katma değerli üretime ağırlık verilerek büyümenin yapısının üretim lehine dönüştürülmesi gereğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu tabloda, büyüme açısından enerji sektörüne düşen sürdürülebilir arz güvenliği ve sanayi için daha ucuz enerji sağlamak ve yerli ve yenilenebilir enerji kaynaklarının üretimdeki payını hızla artırmaktır.


2015 yılında, Türkiye’nin ihracat hacmi daralma eğilimine girmiştir. Yaşanan bu daralmada, Türkiye’nin başlıca ihraç pazarı olan Euro Bölgesi’ne yönelik Euro cinsi ihracatın Euro/Dolar paritesindeki gerileme neticesinde ABD Doları bazında azalmasının yanı sıra, Rusya ve Irak gibi diğer başlıca pazarlardaki sorunların devam etmesi etkili olmuştur. Öte yandan, Türkiye ekonomisinin önemli ve yapısal bir sorunu olan cari açıkta, yükselen kurların, düşen petrol fiyatlarının ve yavaşlayan ekonomik aktivitenin ithalat üzerinde yarattığı gerilemenin etkisiyle 2015 yılında daralma yaşanmıştır.


Diğer yandan, Türkiye ekonomisi yüksek seyreden enflasyon, TL’deki değer kaybı ve yaşanan dalgalanmalar ve yüksek dış finansman ihtiyacı nedeniyle halen kırılganlığını korumaktadır. Bu noktada orta-uzun vadede istikrarlı bir büyüme ortamının ihdas edilebilmesi ve sürdürülebilmesi için yapısal reformların ivedilikle hayata geçirilmesi ve tüketim-yatırım dengesinin yakalanabilmesi önem arz etmektedir.

 
Küresel ekonomi, 2016-2017 yıllarında kritik ve zorlu bir geçiş dönemi yaşayacaktır. ABD para politikasının normalleşmesi, Euro Bölgesi’nde büyümenin sürdürebilir hale gelmesi, emtia fiyatlarının yeni bir denge bulması ve Çin ekonomisindeki dönüşüm sürecinin sağlıklı bir şekilde devam etmesi, geçiş döneminin ana unsurları olacaktır.

 
Dünya enerji piyasası bir dönüm noktasında bulunmaktadır.

 
Sürdürülebilir enerjiye erişim, çağımızın en önemli sorunlarından birini oluşturmakta ve dünya ölçeğinde kapsamlı bir enerji dönüşümünü gerektirmektedir. İklim değişikliği, fosil yakıtlara olan bağımlılık ve artan enerji ihtiyacı, özellikle gelişmekte olan ülkeleri son derece kırılgan bir konumda bırakmakta ve bu kırılganlığın önümüzdeki dönemde de artması beklenmektedir. Yenilenebilir enerji sektörü, özellikle sera gazı salınımlarının azaltılması ve yerli kaynaklardan elektrik üretiminin teşvik edilmesi konusunda oynadığı önemli rol sayesinde, söz konusu darboğazların aşılmasında değerli bir çözüm olarak karşımıza çıkmaktadır.

 
“Dünya Enerji Görünümü 2015” raporuna göre, düşük karbon enerjisi seçeneklerine yönelik politika tercihleri, maliyetlerdeki eğilimlerle desteklenmektedir. Petrol ve gazın çıkarılması giderek daha pahalı hale gelmekte, yenilenebilir kaynakların ve daha verimli son kullanım teknolojilerinin maliyetleri düşmeye devam etmektedir.

 
Rapora göre, birçok ülkede düşük karbonlu yakıtlar ve teknolojilerde yükseliş yaşanacak ve fosil dışı yakıtlar, günümüzde küresel enerji üretiminde %19 olan payını, 2040 itibarıyla %25’e çıkaracaktır.

 
Artık hiçbir ülkenin dışında kalamayacağı enerji modeli değişimi çerçevesinde, Paris’te yılın son çeyreğinde düzenlenen 21.Birleşmiş Milletler Taraflar Konferansı’nda (COP21) 195 ülkenin katılımında imzalanan anlaşma da ülkelerin iklim değişikliği konusunda küresel ve uzun vadeli bir strateji belirlemek adına ortak sesi olarak nitelendirilebilir.

 
Dünya enerji arenasında, iklim değişikliğinin yıkıcı etkilerinden kaçınmanın yanı sıra, uygun maliyetli ve temiz enerjiye daha çok kişinin erişiminin sağlanması adına yenilenebilir enerjide önemli adımlar atılmaktadır.

 
Yenilenebilir kaynaklar arasında güneş enerjisi, dünyada üretilen toplam elektriğin içerisinde giderek artan payıyla yüksek bir potansiyel temsil etmektedir. Buna paralel, güneş enerjisi teknolojileri son derece süratli bir biçimde diğer enerji teknolojileri ile rekabet edebilir bir konuma gelmektedir.

 
Güneş enerjisi sektörü, özellikle Avrupa’da son dönemde süregelen belirsiz teşvik politikaları sebebiyle bir durgunluk geçirse de, Çin, ABD ve Japonya gibi ülkelerde son derece emin adımlarla gelişimini sürdürmeye devam etmektedir.
ABD merkezli araştırma kuruluşu GTM Research verilerine göre, 2015 yılında dünya çapında 59 bin MW’lık yeni güneş enerji santrali (GES) kurulumu yapılmış ve bu alandaki toplam kurulu güç 2015 yılsonu itibarıyla 262 bin MW’a yükselmiştir. Fotovoltaik pazarında yıllık büyüme oranı ise %34 olarak gerçekleşmiştir. 2016’da güneş enerjisi alanında 64 bin MW’lık yeni kurulum olması beklenmektedir.

 
Türkiye’de çok daha küçük ölçekte olsa da, güneş enerjisi sektöründe önemli gelişmeler yaşanmakta ve bu gelişmeler, ülkemizin güneş enerjisindeki potansiyeli ile birlikte düşünüldüğünde ciddi anlamda umut vermektedir.

 
2015 yılı içinde ülkemizde işletmedeki elektrik santrali sayısı 355 adetlik artışla, 1.126’dan 1.481’e ulaşmıştır. Tesis sayısında yaşanan bu artıştaki en önemli pay, tamamına yakını 1 MW’ın altında kurulu güce sahip lisanssız elektrik üretim tesislerine aittir. Geçen yıl üretime geçen 283 lisanssız elektrik üretim tesisinden 250’sini güneş santralleri, 9’unu rüzgar santralleri, 24’ünü ise lisanssız termik (biyokütle, biyogaz vb.) santralleri oluşturmaktadır. TEİAŞ verilerine göre 2015 yılsonunda Türkiye’deki güneş enerjisi kurulu gücü 249 MW’a ulaşmıştır.

 
Önümüzdeki dönemde büyük bir ivme kazanacak olan yenilenebilir enerji sektöründe, Türkiye’nin de önemli bir oyuncu olması ve bu alandaki rekabet gücünü artırması büyük önem arz etmektedir. Bu bağlamda Zorlu Enerji, enerji sektöründe öncü rol üstlenmekte; Türkiye’nin söz konusu alandaki gereksinimleri ve uzun vadeli faydalarını gözeterek aksiyon planını belirlemektedir.

 
Yenilenebilir enerjide uzmanlığımızı geliştiriyoruz.

 
Yerli ve yenilenebilir kaynakları yatırımlarının odağına koyan Zorlu Enerji’nin, 2015 yılsonu itibarıyla, yurt içi portföyündeki yenilenebilir enerji kaynaklarının payı %61’e ulaşmıştır. Zorlu Enerji, yenilenebilir enerji alanında en gelişmiş teknolojiyi, en doğru zamanda, en yüksek verimlilikle ve çevre ile insana karşı azami sorumlulukla kullanmayı iş yapış şeklinin merkezine almıştır.

 
Başlıca büyüme alanı olarak gördüğü jeotermal enerjide, Türkiye kurulu gücünün %22’sini temsil eden Zorlu Enerji, jeotermal alanında sahip olduğu teknoloji, tecrübe ve bilgi birikiminin ardından güneş enerjisinde de farkını ortaya koymak üzere bu sektördeki gelişime hazırdır.

 
Yurt dışında karlı ve verimli yatırımlara imza attık.

 
Pakistan’da bir rüzgar santrali ve İsrail’de üç doğal gaz santraliyle yurt dışında da varlık gösteren Zorlu Enerji güvenilir bir yatırımcı olarak itibarını artırmaktadır. İsrail’de yerli ortaklarımızla gerçekleştirdiğimiz, 2014 yılında işletmeye alınan Dorad doğal gaz kombine çevrim santralinin ardından, 2015’in sonunda %42,15 oranında ortağı olduğumuz Ramat Negev ve Ashdod doğal gaz kojenerasyon santralleri de devreye girmiştir. Zorlu Enerji, İsrail’de 2015 yılsonu itibarıyla 1.031 MW’a ulaşan toplam kurulu gücü ile ülkenin elektrik üretiminin %7’sini karşılamaktadır. (Şirketin bu santrallerde sahip olduğu ortaklık paylarına düşen toplam kurulu gücü 290 MW’tır.)

 
Sürdürülebilir bir gelecekte daha fazla payımızın olması hedefiyle çalışıyoruz.

 
Yatırım kararlarımız ve operasyon süreçlerimizde itici güç olarak belirlediğimiz teknolojik gelişimin yanı sıra inovasyon, Ar-Ge, insan kaynağı gelişimi ve yarattığımız sosyal ve çevre etkisi de dahil olmak üzere tüm unsurları birlikte değerlendirerek daha fazla değer yaratmak temel ilkemizdir.

 
Zorlu Enerji olarak, ülkemizin zengin kaynaklarını enerjiye dönüştürerek, sürdürülebilir bir gelecekte daha fazla payımızın olması hedefiyle, yatırımlarımızı gerçekleştirmeye ve performansımızı artırmaya tüm gücümüzle çalışarak devam edeceğiz.

 
Başta özverili çalışmalarıyla başarıya odaklanan tüm çalışanlarımız ve desteğini esirgemeyen hissedarlarımız olmak üzere tüm paydaşlarımıza teşekkürlerimi sunuyorum.

 
Saygılarımla,


Zeki Zorlu
Yönetim Kurulu Başkanı